henry lee

çok klişe. etrafına duvarlar örüp de sonra o duvarlara tırmanamadığı için ağlayan bir çocuk. o evden seni çıkaracak bir ele ihtiyacın varken, sımsıkı kapanmış yumruklar seçmişsen hayatında hergün ağlarsın. yavaş ve hızlı. istediğin gibi. pembe ve mavi. istediğin gibi. pembe der ayakkabılarını ister senden. verirsen mutlu olur vermezsen ağlar. mutluluk diye 25 sene süren bir arayışım vardı. profesyonel mutluluk arayıcısı. buldum. insan işini ciddiye alırsa hayatta başarılı olamayacağı alan yok gibi. uzun yolda giderken, karşıdan gelen arabaların uzunları gözümü alırken, kapatsınlar uzunlarını derken birden içime huzur doluyor. kafamı kaldırıp suratına bakıyorum. arkamı dönmeme bile gerek yok. mutluyum. arkadaki bonus track.

silent hill

bu sefer senin için:

bilgisayarımı tamir etmek yerine bana kaybettiğim tuşları geri versen? kaybettiğimiz kelimeleri? fenerbahçe sahile gidelim desek mesela? sahilden tekneyle açılmak varmış yeni duydum. gitsek gitsek… veya beylerbeyi miydi dünyanın en ışıklı günlerinden biri. senin renklerini hiç bilemedim. anlamak istemedim hiç. beylerbeyi ne renkti. kime gitti. ben ne renktim biliyorum ama. kırmızıydım. hala kırmızıyım. maviydi deniz. gündüz birası vardı. çocuktum. karnım ağrıyor deyip işten kaçmıştım. akın nerede? o olsaydı düzeltirdi.

montmartre

söylediğim gibi…

çok içilen gündüz birası titreme hissi yaratıyor. akşam kal dese dostlarla kalınabilir gibi. eski günlerdeymiş gibi. biralar içiliyor. eve gitmek lazım. senin işin var. benim de işim var. pazar akşamı eğlenilmiyor. evli evine köylü köyüne. evi olmayan yılan deliğine. baba nereye gidiyorsun derdim küçükken. şu karşıki dereye derdi. çok merak ettim o dereyi. belki çok yeşillikti. belki güzel ördekler vardı sularında. götürmedi beni. ne saçma. çocukluğum garip hayallerle geçti. çok çabuk kafası karışan bir kız çocuğu. hala. çok çabuk. her şey çok karışık hala.

kuledibi güzel bir yer olmuş. git. çok güzel. kulenin duvarı üzerine gölge olurken. gündüz birası. çok içme ama sen. ben hep bokunu çıkardım. sen çıkarma.

from dusk till dawn

one upon a time… silence opened the door…

uyduruyorum. deniz. sen bunları oku. uyduruyorum. sen beni uyar. uyduruyorsun abla de. insan içine çıkma benim şarkılarımla. rezil olma. ben biraz daha yazacağım. seni ne çok sevdiğimi yazacağım. ama üstü kapalı. küçük bir çocuktan davet aldım. yaz dedi bana. sen de oku. deniz. kardeş şarkıları söyleyelim. sen gel. istanbul’da bekleyeyim. sana yine düşlerimi anlatayım. abla dur de. kafayı yeme de. beni sen tut. elimden tut. asmalımescit’e götür. sonra sağ salim geri getir. bebeğim var benim. yokuşlarda ayaklarım geri geri gidiyor bak hop düşüyorum. bir beş bir elli liradan on lira çıkmıyor. sen gel yap. oldur. güzel oldur. bana eteklerini ver. ben giyeyim. mini etek yine yakışsın bana. saçlarımı boya yine. azıcık da olsa kırmızı olsun içinde. böyle olmuyor. elimden tut. uzak yerlere götür. sonra geri getir. kardeş şarkıları söyleyelim. ayaklarımızı denize sallayalım. adadan. salıncaklar. ayaklarımızı gökyüzüne sallayalım. özledim. çabuk gel. kışlar zor geçiyor.

il y a

Il y a là la peinture
Des oiseaux, l’envergure
Qui luttent contre le vent
Il y a là les bordures
Les distances, ton allure
Quand tu marches juste devant

Il y a là les fissures
Fermées les serrures
Comme envolés les cerfs-volants
Il y a là la littérature
Le manque d’élan
L’inertie, le mouvement

Parfois on regarde les choses
Telles qu’elles sont
En se demandant pourquoi
Parfois, on les regarde
Telles qu’elles pourraient être
En se disant pourquoi pas

Il y a lalala
Si l’on prenait le temps
Si l’on prenait le temps
Il y a là la littérature
Le manque d’élan
L’inertie, le mouvement

Parfois on regarde les choses
Telles qu’elles sont
En se demandant pourquoi
Parfois, on les regarde
Telles qu’elles pourraient être
En se disant pourquoi pas

Il y a là les mystères,
Le silence sous la mer
Qui luttent contre l’temps
Il y là les bordures
Les distances, ton allure
Quand tu marches juste devant

Il y a là les murmures
Un soupir, l’aventure
Comme emmêlés les cerfs-volants
Il y a là la littérature
Le manque d’élan
L’inertie le mouvement

Parfois on regarde les choses
Telles qu’elles sont
En se demandant pourquoi
Parfois, on les regarde
Telles qu’elles pourraient être
En se disant pourquoi pas

Parfois on regarde les choses
Telles qu’elles sont
En se demandant pourquoi
Parfois, on les regarde
Telles qu’elles pourraient être
En se disant pourquoi pas

kendine ait bir oda

sarı kahve karışık bir elbise var üzerimde. tam çıkarken yağmuru farkedip geri döndüm, çekmeceyi açtım ve sapsarı bir şemsiye… az kelimeyle derdimi anlatmam lazım. insanların çok sıkıldığı bir yüzyılda yaşıyoruz. kimsenin vakti yok. uzun uzun konuşan bir kadın gördüm dün. rüyamda gördüğüm bir kadındı belki de. deja vu. ise diyordu. lütfen susun demek istedim. kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz, kim ise der ki. lütfen susun, kredi kartlarınızı, japonya’ya yapacağınız ve new yorka halihazırda yapmış olduğunuz seyahatlerinizi alın ve gidin. vaktim yok sizi dinlemeye…

ama bu sabah sarı kahve karışık bir dolama elbise var üzerimde. o kadar neşeliyim ki. kapıdaki çocuk bir sarı şemsiye insanı nasıl böyle mutlu edebilir diyor. kimsenin vakti yok ki. yağmur yağıyor. caddede bir sene geçirdim hiç bu sabahki kadar huzurlu çekmedim yağmuru içime. dünkü ise kadını gelse onu bile çekebilirim. hatta üsküdarın ne kadar nezih bir semt olduğundan, eski günlerden, isenin saçma algılanmadığı zamanlardan bahsedebilirim onunla. çok vaktim var bugün.

girasole

unutamadığım kelimeler var hayatımın kenarında. birisi gelip yanlışlıkla süpürmesin diye masa altlarına sakladığım. bütün kelimeler çıksa masa altlarından. saklandığım delikte beni bulsalar. kelebekler gelse. kanatlarımdan tutup havalansalar. havalansak. bütün kelimeler. özlediğim köşeler. soğuk evler. sarı çarşaflar.

korkma! söylediklerinin karşılığı var! hiç korkma. unutulmadı ki bütün anılar. şiir yazmayı bilmeyen bir kız çocuğuydum. şiir yazmayı bilmeyen bir çocukla biraz büyüyorum. az romantik, az çocuk, az bebek.

sapsarı saçları var sarı çarşaflardan topladığım. kediler var eteklerinde. ellerinde kollarında çizikler. dizleri yara içinde. kime benziyor? kime benziyordum?

hiç korkma! eski bir arkadaşın gelir tutar elinden. eskiden oynadığınız bütün oyunların karşılığı vardır bu dünyada da. hiçbirimiz o kadar da büyümedik. hala elmalar var avuçlarımızda. birbirimizle paylaşabileceğimiz küçük defterlerimiz var.

o kadar mutlu oldum ki!

c’est l’printemps…

markizi garip kocaman lcd ekranlarin vitrininde gorundugu nisantasi cafesi gibi bir yere mi dönüştürmüşler acaba?  15 yıl. böyle bir şey var. oradan dümdüz yürüyünce taksim parkına varıyor insan. hiç sapmadan yürürsen. sarı yapraklar varken. yavaş yavaş yürürsen. ağlamamak için kendini zor tutarken. yalnızlık daha alışılmış bir şey. elinde altını çizerek, çok çizerek okuduğun bir umay umay kitabı. umay’la birlikte yazdığını sandığın. annenin sırtına değdiği zamanlar. şimdi görünmez ses duvarları. bahar gelmiş. taksim parkında niko var, maria var, adriana.. senin senin gibi kıza benzemeyen kızın var. melek gibi yüzü var. gülümsediği zaman ses duvarını delen güneşli gözleri. ağlanacak bir şey yok tut kendini. insan yaşlanabilir. kabul etmesen de yaşlanabilirsin. sinirlenme yeter. sinirlenme.

kabul etmesen de…

kabul et.

kabul.